DÜŞÜNCE YAZILARI

26/2/2009 - Allah İçin Yaşamak

ALLAH İÇİN YAŞAMAK

Kuran'da tarif edilen Müslümanları diğer insanlardan ayıran temel fark, bu insanların Allah'ın sonsuz kudretinin farkında olmalarıdır. Allah'ın sonsuz kudretinin farkında olmak ise, yalnızca, bir Yaratıcı'nın var olduğunu tasdik etmek demek değildir. Allah Kuran'da bu gerçeğe şöyle dikkat çekmektedir:

De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir?" Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız? İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hala çevriliyorsunuz?" (Yunus Suresi, 31-32)

Ayette soru sorulan kişi, Allah'ın varlığını tasdik eden ve O'nun sıfatlarını kabul eden, ama tüm bunlara rağmen, "Allah'tan korkup-sakınma" özelliğinden yoksun olan ve Allah'tan yüz çevirmiş biridir. (Zaten şeytan da Allah'ın varlığını tasdik etmiyor değildir.)

Allah'ın büyüklüğünü kavramak bunu sözle tasdik etmekten ibaret değildir. Müslümanlar Allah'ın varlığının ve büyüklüğünün farkına varan, O'ndan "korkup-sakınan" ve hayatlarını farkına vardıkları bu büyük gerçeğe göre düzenleyen insanlardır. Diğerleri ise, ya Allah'ı inkar edenler, ya da Allah'ın varlığını üstteki ayette tarif edilen kişininkine benzer bir tarzda tasdik etmesine rağmen Allah'tan "korkup-sakınmayanlar"dır.

Bu özellikteki insanların yaşamları, kendilerini yaratmış olan Allah'ın farkında olmadan geçirilen yaşamlardır. Bunlar hayatlarının, kim tarafından, nasıl ve neden başlatıldığını göz ardı ederler. Kendi zihinlerinde, Allah'a ve O'nun dinine yer olmayan yeni bir hayat kurmaya çalışırlar. Kuran'da ise, böyle bir yaşamın boş ve çürük bir temele dayandığını, yıkımla bitmeye mahkum olduğunu Rabbimiz şu hikmetli benzetmeyle anlatır:

Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 109)

Müslüman olmayanlar, hayatlarının tesadüfen ve "kendi kendine" oluştuğunu sandıkları gibi, hayatlarını bitiren ölümün de "kendi kendine" oluşan bir "kaza" olduğunu düşünürler. Oysa hayatı yaratan da ölümü yaratan da Allah'tır. Bir tesadüf ya da kaza olmayan ölüm, Allah'ın özel olarak yarattığı, zamanı ve yeri belirlenmiş bir olaydır.

İşte mümin de, Allah'ın herşeye hakim olduğunu bilen ve ölümün bir son değil, asıl hayata (ahiret) geçiş aşaması olduğunu kavrayan insandır. Bu gerçeklerin farkındayken de, elbette diğerleri gibi hayatını "yıkılacak bir yarın kenarına" kurmaz. Hayatın, ölümün ve ölüm-sonrası gerçek hayatın asıl sahibinin kim olduğunu ve kendisini kimin yarattığını bildiği için, Allah'a yönelir. Paranın, makam ve mevkinin, fiziki güzelliğin Allah'ın yarattığı ve yaratılmakta olan bu sistem içinde asıl kurtuluş yolu olmadığını görür. Bunlar ancak, Allah'ın koyduğu kurallar sayesinde kısa bir süre işleyecek olan "sebep"lerdir.

Allah'ın yaratmış olduğu sistemin anahtarı ise Allah'ın rızasıdır. Çünkü Allah sadece rızasına uyanları doğru yola iletecektir:

Allah, rızasına uyanları bununla Kuran'la kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)

Müslüman, Allah'ın rızasını aradığı için Müslümandır. İşte Müslümanı, diğerlerinden ayıran en önemli fark buradadır. Müslümanlar, dini Allah'ın rızasını kazanmak için izlenecek bir yol olarak görürken, birçokları için din, birtakım inançları içeren kurallar bütünüdür ve hayatlarında önemli bir yeri yoktur.

Allah Rızası İçin Ciddi Bir Çaba Göstermek
Allah'ın Kuran'da tarif ettiği mümin modeli son derece açık ve nettir. Allah'a ve ahirete "kesin bir bilgiyle" (Lokman Suresi, 4) iman edip, sonra da Allah yolunda "ciddi bir çaba" gösterenlerin yurdudur cennet. Allah'a ancak "bir ucundan ibadet" edip, Allah'ın rızasının yanında kendi basit dünyevi çıkarlarını korumaya çalışanların durumunu ise, Rabbimiz Kuran'da şöyle açıklamaktadır:

İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır. (Hac Suresi, 11)

Müminin asıl hedefi ahirettir. Allah mümine ahirette sonsuz güzel bir yaşam vaat etmektedir. Rabbimiz mümin kullarına dünyada da güzel bir hayat vereceğini vaat etmiştir; ama bu onun dünyada hiç zorluk ve sıkıntıyla karşılaşmayacağı anlamına gelmez. Karşılaşacağı zorluk ve sıkıntılar ise, onun denenmesi ve olgunlaşması içindir.
 
Allah Rızasının En Çoğunu Aramak
Allah yolunda "ciddi bir çaba" göstermenin anahtarı ise, Allah rızasının en çoğunu aramaktadır. Mümin, önünde hepsi de meşru olan bir kaç seçenek birden bulduğunda, kendisine Allah'ın rızasını en çok kazandıracağını umduğunu seçmelidir.

Mümin, "malını ve canını" Allah'a satmıştır. Elindeki imkanları O'nun rızasına uygun bir biçimde değerlendirmelidir. Ama bunu yaparken karşısına değişik alternatifler çıkabilir. Örneğin elinde yüklü miktarda bir para olduğunu düşünelim. Bununla kendine yeni bir giysi alabilir. Bu helal ve gayet meşru bir harekettir; üstüne başına bakması, temiz ve güzel bir görünüm içinde olması Allah'ın rızasına uygundur. Ama bu parayı kullanabileceği ve Allah'ın rızasını daha da çok kazanmaya vesile olabilecek başka bir yer olabilir. Örneğin, bu parayı kendisinden daha acil bir ihtiyaç içinde olan bir fakire vermekte Allah'ın rızası çok daha fazla olabilir. Bu, içinde bulunduğu ortama ve şartlara göre insanın kendi vicdanıyla, öncelikli olanı belirleyebileceği bir durumdur.

Allah rızasının en çoğundan yüz çevirip, ikinci dereceden bir işle ilgilenmek, aslında Allah'ın rızasına aykırıdır. Dolayısıyla zaten Allah'ın rızasının ancak en çoğu, Allah'ın razı olduğudur. Allah'ın daha az razı olması gibi bir şey yoktur.

Allah'ın rızasının en çoğunu aramayıp, azıyla yetinmekse, aslında insanın ahirete yönelik yanlış bir bakış açısı taşımasından kaynaklanır. Kendisini kesin olarak "cennete layık" saymasından doğar. Oysa, hiçbir insan kendisini kayıtsız şartsız "cennete layık" olarak görecek durumda değildir. Kuran'da Allah Peygamberimiz (sav)'e "eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler." (Şura Suresi, 24) uyarısında bulunmuştur.

Zaten Allah'ın Kuran'da tarif ettiği samimi bir mümin, kendisini asla cennete gitmeyi kesin olarak hak etmiş olarak görmez, böyle bir düşünceye kapılmaz. Müminin özelliklerinden biri, Allah'a "korku ve umut" (Araf Suresi, 56) taşıyarak dua etmektir.

Gerçek iman sahibi olmayan kimseler ise, Allah'tan gereği gibi korkmadıkları ve iyi işler yaptıklarını sandıkları için, kendilerinin kesin olarak cennete gideceklerini düşünürler. Allah'ın bağışlayıcılığını, "nasıl olsa bağışlanacağız" gibi yanlış bir mantık çıkarmak için kullanırlar. Bu, Allah'tan gereği gibi korkup sakınmayan kimselerin tutumudur. Allah bu kimselerin durumunu bir ayetinde şöyle bildirmiştir:

Onların (müminlerin) ardından yerlerine kitaba mirasçı olan birtakım 'kötü kimseler' geçti. (Bunlar) Şu değersiz olan (dünya)ın geçici-yararını alıyor ve: "Yakında bağışlanacağız" diyorlar. Bunun benzeri bir yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden Allah'a karşı hakkı söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine ilişkin Kitap sözü alınmamış mıydı? Oysa içinde olanı okudular. (Allah'tan) Korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hala akıl erdirmeyecek misiniz? (Araf Suresi, 169)

Bir de dünyada kendilerine geniş imkanlar verilmesine aldanarak, Allah'ın kendilerini sevdiği sonucunu çıkaranlar ve buradan hareketle -varlığını kesin şekilde kabul etmeseler de- cennette ağırlanacaklarını sananlar vardır. Bu kişilerle ilgili Allah'ın Kuran'da verdiği örneklerden biri şöyledir:

Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan birine iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin arasında da ekinler bitirmiştik. İki bağ da yemişlerini vermiş, ondan (verim bakımından) hiçbir şeyi noksan bırakmamış ve aralarında bir ırmak fışkırtmıştık. (İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: "Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm." Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi (ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum" dedi. "Kıyamet-saati'nin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım." (Kehf Suresi, 32-36)

Mümin ise, yukarıdaki zihniyetteki insanların aksine "iman ettikten sonra doğru yoldan çıkmak"tan korkar. Kuran'da müminlerin bununla ilgili duasını Rabbimiz şöyle bildirmiştir:

"Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve Katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen." (Al-i İmran Suresi, 8

Mümin, kurtuluşu için "Allah'ın rızasının en çoğu"nu aramakla yükümlüdür. Allah'ın rızasının en çoğunu aramamak, karşı karşıya olunan tehlikenin de farkında olmamak demektir. Cehennem ve Allah Katında aşağılanma tehlikesinden kurtulmak için elbette insanın elinden gelenin en fazlasını yapmak için çaba harcaması gerekmektedir.

Şimdi mahşer günü herkesin mutlaka çevresinde toplanacağı bildirilen cehennemin kenarında bulunduğunuzu, cehennemi tüm dehşetiyle gördüğünüzü düşünün... Böyle bir durumda bazı alternatiflerle karşılaşsanız, hiç tereddüt etmeden Allah'ın rızasının en çoğunu seçmez misiniz?

İnkar edenler, "az bir yararlanma" dan (Al-i İmran Suresi, 197) başka bir şey olmayan dünyayı elde etmek için ellerinden gelenin "en çoğunu" yaparlar. Sonu hüsranla bitecek olan bu "az bir yararlanma"nın yanında, müminler için Allah'ın rızası, rahmeti ve cenneti vardır. Bunlara talip olan müminin yapması gereken de elinden gelenin "en çoğunu" yapmaktır.

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/8/2008 - GEÇİCİDÜNYA HAYATI

Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur, bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)

Bir çok insan, dünya üzerinde eksiksiz ve mükemmel bir yaşamın kurulabileceğini sanır. Gerekli maddi imkanlar elde edildiğinde, bu dünyadaki yaşamın insanı tam olarak tatmin edebileceğini ve mutlu kılabileceğini düşünür. En yaygın kanaate göre insan, maddi bir zenginlik, bu düşünce doğrultusunda gerçekleştirilmiş bir evlilik, diğer insanların gözünde saygınlık ve toplum içinde güçlü bir kariyer elde ettiğinde, kusursuz bir hayat kurmuş olur.

Oysa Kuran'da bu tür bir bakış açısı şiddetle yerilmektedir. Aksine Kuran'da, dünya üzerinde sürdürdüğümüz yaşamın, asla eksiksiz, mükemmel ve sorunsuz olamayacağı bildirilmektedir. Çünkü dünya hayatı özellikle böyle tasarlanmıştır.

"Dünya" kelimesinin kökeni bu konuda çok önemli bir anlam içerir. Kelime, Arapçadaki "deniy" sıfatından türemiştir. "Deniy" ise, alçak, düşük, basit, değersiz gibi anlamlara gelmektedir. Bu durumda "dünya" kelimesi de, bu sıfatlara haiz bir mekan anlamını taşır.

Nitekim Kuran'da, dünya hayatının değersizliği ve önemsizliği sık sık vurgulanır. Dünya hayatını güzel kıldığı düşünülen zenginlik, aile, statü, başarı gibi faktörler, Kuran'a göre geçici ve aldatıcı birer metadan başka bir şey değildirler. Allah bir ayette dünya hayatı hakkında şunları bildirmektedir:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)

Başka ayetlerde ise insanın dünya hayatı dolayısıyla nasıl bir aldanışa kapıldığı şöyle açıklanır:

Hayır siz, dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir. (A'la Suresi, 16-17)

Ayette bildirildiği gibi söz konusu kişiler dünya hayatını ahirete üstün tutmaktadırlar. Bunu yaparak, Allah'a iman etmemiş ve Kuran ayetlerine yüz çevirmiş olmaktadırlar. Kuran'da bu gibi kişiler "Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin bulanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar" (Yunus Suresi, 7) şeklinde tanımlanmakta ve hepsinin sonsuz cehennem azabıyla karşılık bulacakları bildirilmektedir. Elbette, dünya hayatının eksikliği, bu dünyada güzel şeylerin var olmadığı anlamına gelmez. Aksine, Allah dünyayı cenneti hatırlatacak pek çok güzel nimetle doldurmuştur. Fakat bu güzelliklerin yanına cehenneme ait olan eksiklik, çirkinlik ve kusurlar da katılmıştır.

Dünyada, imtihan ortamının hikmeti gereği cennet ve cehenneme ait özellikler birarada bulunurlar. Bu şekilde müminler hem cennet hem de cehennem hakkında fikir edinir, hem de kendilerini dünyadaki kısa ve geçici yaşama kaptırmak yerine, gerçek, kusursuz, eksiksiz ve sonsuz yaşam olan ahirete yönelirler. Allah'ın kulları için seçip beğendiği yaşam da işte bu ahiret hayatıdır. Ahiret, Kuran ayetlerinde insanların gerçek ve ebedi yurdu olarak tarif edilir.

Ancak başta da belirttiğimiz gibi birçok insan dünyada mükemmel bir hayat kurulabileceğini zanneder. Dünya hayatına özgü büyük kusur ve eksiklikleri ise, son derece doğal özellikler olarak görür. Örneğin hasta olmak çoğu insana çok doğal gelir. Aynı şekilde yorgunluk, acı, sıkıntı gibi kavramlar da son derece olağan şeyler olarak karşılanır. Oysa dünya hayatına ait tüm eksiklikleri Allah çok büyük hikmetlerle yaratmıştır. İnsana düşen bu hikmetler üzerinde derin derin düşünmek ve bunlardan kendine öğütler çıkarmaktır.

İnsan hiçbir zaman hasta olmayabilir, hiçbir zaman yorulmayabilir, uyumak ve dinlenmek zorunda kalmayabilirdi. Hiç yorgunluk duymayacak bir güç ve enerjiye sahip olabilirdi. Allah dileseydi insanı tüm bu eksikliklerden ve kusurlardan arındırarak yaratabilirdi. Ancak Allah insanı bu şekilde yaratmakla, ona kendi acizliğini ve zayıflığını göstermektedir.

İnsan acizliği ve zaafiyetiyle, dünya hayatının her anında defalarca yüzleşmek zorunda kalır. Öncelikle çok değer verdiği bedeni ona bu durumu sürekli olarak hatırlatır. Her sabah uyandığında şişmiş ve şekli bozulmuş bir yüzle güne başlar. Ağzında hoş olmayan bir tat ve koku, cildinde, saçlarında ve bedeninde rahatsızlık verecek bir kirlilik vardır. Eğer ayrıntılı bir temizlik yapmazsa, insan içine çıkamayacak durumdadır. Üstelik bu temizliği gün içinde sık sık tekrarlaması gerekmektedir. Çünkü üzerinden birkaç saat geçmesi, sabah yapılan temizliği yok edecektir. Birkaç gün ayrıntılı temizlik yapmaması ise insanı çok aciz ve çevresindekileri dahi rahatsız edecek bir duruma sokmaktadır.

İnsan bedeni, taş ya da metal gibi sağlam ve dayanıklı bir maddeden değil, son derece çürük bir malzeme olan etten yapılmıştır. Bu etten oluşan beden, incecik bir deri ile kaplıdır; her an en ufak bir kazada bu deri yırtılabilir. Et de yapısı gereği son derece dayanıksızdır; basit darbelerden etkilenir, şekli bozulur, morarır ve yaralanır. Ve yaşlılıkla birlikte de eski canlılığını yitirmeye, buruşmaya ve pürüzsüz halini kaybetmeye başlar. Ölümle birlikte çürüme gerçekleşir. Toprağa konulduktan birkaç hafta sonra, beden parçalanmaya başlar, kurtlanır, bakteriler tarafından yenir ve yok olup toprağa karışır.

Başta belirttiğimiz gibi, tüm bunlar insana aczini göstermek ve dünyanın eksikliğini hatırlatmak için özel olarak yaratılmış kusurlardır. Oysa insan et yerine çok daha sağlam ve temiz bir malzemeden yaratılmış olabilirdi. Acıdan, hastalıktan ve pislikten tamamen uzak olabilirdi. Tüm bunlar aslında, insanın Allah'a ne kadar muhtaç olduğunu ve acizliğini hissettirmek ve dünyanın ne denli "eksik ve kusurlu" bir yer olduğunu göstermek için var edilmektedir.

Kişi bu eksikliklere bakarak, hem kendi acizliğini hem de diğer insanların dünya hayatındaki güç ve değerlerinin ne kadar geçici olduğunu anlayabilir. Gözünde büyüttüğü, ilgisini çekmeye, takdirini toplamaya çalıştığı insanlar da kendisi kadar aciz, eksik ve kusurları olan, bakıma muhtaç insanlardır.

Ancak çoğu insan bunları kavrayamaz, var olan büyük eksiklik ve kusurları göremez. İşte bu nedenle de dünya hayatı ile tatmin bulur. Aslında bu son derece büyük bir akılsızlığın sonucudur ve cehaletin göstergelerindendir.

Nitekim Kuran'da bu insanların ahlakı şu şekilde tarif edilmektedir:

"Şu halde sen, Bizim zikrimize sırt çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyenden yüz çevir. İşte onların ilimden yana ulaşabildikleri (son sınır) budur..." (Necm Suresi, 29-30)

Ahiretten yana gaflet içinde olup, dünya hayatına tutkuyla bağlanmak ayette de bildirildiği gibi "ilim" sahibi olmamanın bir sonucudur.

Peki o halde bu konuda sahip olmamız gereken "ilim" nedir? "Dünya hayatıyla tatmin olmamak" için üzerine özellikle eğilmemiz gereken ilim, Allah'ın bizlere vaat ettiği cennetin bilgisidir. İnsanın cennetin tarifinin yapıldığı Kuran ayetleri hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olması, bu ayetler üzerinde derin derin düşünmesi bu konuda atılacak en önemli adımdır.

Allah, Kuran'da iman edenlere "gerçek yurdu" şu şekilde tarif etmektedir:

Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur, bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)

Müminlerin Güzel Yaşamları

Kuran'da iman edenler sonsuz bir ecir, sonsuz bir mükafat, sonsuz bir mutlulukla müjdelenmiştir. Ancak çoğunlukla dikkatlerden kaçan önemli bir nokta vardır. O da, sonsuz zaman içinde, sonsuz güzelliklere uzanan bu müjdenin, mümin daha dünyadayken yaşanmaya başlamasıdır. Çünkü mümin ahirette cennetle müjdelendiği gibi, bu dünyada da Allah'ın lütuf ve ikramıyla nimetlendirilmektedir. Kuran'da, salih amellerde bulunan müminlerin bu dünyada da güzel bir hayatla yaşatılacakları şöyle haber verilir:

Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

Ayette haber verilen bu müjdenin, başta peygamberler olmak üzere salih müminler üzerinde gerçekleştiğini pek çok Kuran ayetinden öğrenmekteyiz. Örneğin, Kuran'da cennetin en yüksek dereceleri, en üstün makamlarıyla müjdelenen Peygamberimiz (sav)'i dünya hayatında Allah'ın zengin kıldığı, "bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi?" (Duha Suresi, 8) ayetinden anlaşılmaktadır. Ayrıca Hz. Davud'a, Hz. Süleyman'a, Hz. Zülkarneyn'e, Hz. İbrahim ve ailesine bu dünyada büyük bir mülk ve imkan verildiğinden de daha birçok ayette bahsedilir.

Hem bir mükafat ve şevk kaynağı, hem de Rabbimiz'in karşılıksız lütuf ve ihsanının bir göstergesi olarak salih kullarına dünyada nimet ve güzellik vermesi Allah'ın değişmez bir kanunudur. Zenginlik, ihtişam ve güzellik cennetin en temel özelliklerinden olduğu için, Allah sevdiği seçkin kullarına cenneti hatırlatacak, onların cennete kavuşma arzusu ve heyecanlarını artıracak nimetlerin benzerlerini bu dünyada da yaratır. Bu yüzden, nasıl inkarcıların ebedi azapları daha bu dünyadan başlıyorsa, salih müminler için vaat edilen ebedi güzellikler de kendilerine dünyadaki hayatlarında gösterilmeye başlanır.

Bir mümin, kendisini yaratan Allah'ın bilincinde olmasından, O'nun emir ve yasaklarına uymasından, O'nun insanlar için seçip beğendiği dini yaşamasından ve en önemlisi ölümünden sonrası için çok büyük umut ve beklentiler taşımasından ötürü, dünyadaki yaşamı boyunca her türlü ruhsal sıkıntı ve üzüntüden uzaktır. Herşeyden önce Rabbimiz'in yardımı ve desteği iman edenlerle beraberdir. Allah "... elçisi ile müminlerin üzerine güven duygusu ve huzur..." (Tevbe Suresi, 26) indirmiştir. Bu, müminlerin her namazda, her salih amelde, Allah rızası için yapılan küçük büyük her işte Allah'ın kendilerini gördüğünü, meleklerin bunları amel defterlerine yazdığını ve ahirette tüm bunların karşılığını alacaklarını bilmelerinden doğan bir huzurdur. Bu, Allah'ın kendilerini görünmeyen ordularla ve meleklerle desteklediğini, "önlerinden ve arkalarından izleyenleri" olduğunu ve bunların kendilerini "... Allah'ın emriyle gözetip-korumakta..." (Rad Suresi, 11) olduklarını, O'nun yolunda yapılan mücadelede galip gelecek olanların, cennetle müjdelenmiş olanların hep kendileri olduklarını bilmelerinden kaynaklanan bir güven duygusudur. Böylece salih müminler, Allah'ın meleklere, "... iman edenlere sağlamlık katın..." (Enfal Suresi, 12) vahyi doğrultusunda, asla korkuya ve heyecana kapılmazlar.

Müminler Kuran'da, "... bizim Rabbimiz Allah'tır deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturan..." (Fussilet Suresi, 30) insanlar olarak tanımlanırlar. Ve, "onların üzerine melekler iner. 'Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vaadolunan cennetle sevinin'." (Fussilet Suresi, 30) derler. Müminler Kuran'da belirtildiği şekilde, Allah'ın "... kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyeceğini" (Araf Suresi, 42) bilmişlerdir.

Kadere ve herşeyi yapıp edenin Allah olduğuna kesin bir bilgiyle inanırlar ve böylece başlarına gelenlere "... Allah'ın bizim için yazdıkları dışında bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez..." (Tevbe Suresi, 51) ayetinin hükmü gereğince tevekkül ederler. Allah rızasına uydukları ve "... Allah bize yeter, O ne güzel vekildir..." dediklerinden dolayı da onlara hiçbir kötülük dokunmayacaktır. (Al-i İmran Suresi, 173-174)

Ancak dünya bir deneme süresi olduğundan elbette müminin karşısına çeşitli zorluklar çıkabilir. İman eden bir kimse belli dönemlerde açlık, hastalık, uykusuzluk, kaza, maddi kayıp gibi çeşitli sıkıntılarla karşılaşabilir. Daha pek çok zorluk ve denemeden de geçirilebilir. Bakara Suresi, 214. ayette belirtildiği şekilde fakirlikle ve zorluklarla da denemeden geçirilebilir. Bir ayette müminlerin yaşadıkları imtihan şöyle bildirilmiştir:

Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki müminlerle; "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin, şüphesiz Allah'ın yardımı pek yakındır. (Bakara Suresi, 214)

Kuşkusuz ki bu zor durum, peygamberin ve yanındaki müminlerin Rabbimiz'e olan güçlü imanlarını, Kuran ayetlerini uygulamadaki kararlılıklarını kesinlikle etkilememiştir. Zaten Allah, ayetin sonunda müminlere yardımının çok yakın olduğunu da müjdelemektedir. Başka bir ayette iman edenlere şu müjde verilir:

Allah, takva sahiplerini (inanarak ve inançlarını uygulayarak) zafere ulaşmaları dolayısıyla kurtarır. Onlara kötülük dokunmaz ve onlar hüzne kapılmayacaklardır. (Zümer Suresi, 61)

Mümin zorlukların imanının denenmesi için özel olarak yaratıldığını, güzel bir sabır ve tevekkül gösterdiği takdirde bunların ahireti için sınırsız bir ecir kaynağı, olgunlaşması için büyük fırsatlar olduğunu bilir. Bu nedenle de bu zorluklar karşısında tevekkül eder, huzur, mutluluk ve neşesinden hiçbirşey kaybetmez. Bu sıkıntılar onun ruhi dengesini, dirayet ve kararlılığını hiçbir zaman olumsuz yönde etkilemez. Hatta sabrının ve tevekkülünün karşılığını Allah Katında alacağını bildiğinden şevki ve heyecanı daha da artar.

Bu durum inkar edenler için tam tersi yöndedir. Allah'ın ayetlerini inkar eden bir kişi, dünya hayatında çektiği çeşitli bedensel acıların yanında, ruhen de azap çeker. Korku, üzüntü, ümitsizlik, tedirginlik, karamsarlık gibi negatif duygular onların cehennemde çekecekleri azabın bu dünyadaki küçük bir başlangıcını oluştururlar. Allah, bu insanları bir ayette şöyle tarif eder:

Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam'a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir. (Enam Suresi, 125)

Allah, Kendisi'nden içi titreyerek korkan, hatalarından ve günahlarından dolayı bağışlanma dileyip, tevbe eden salih müminleri ise, dünya hayatında da en güzel şekilde nimetlendireceğini ve onlara ihsanda bulunacağını bildirmiştir. Hud Suresi'nin 3. ayetinde şu şekilde bildirilir:

Ve Rabbiniz'den bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. O da sizi, adı konulmuş bir vakte kadar güzel bir meta (fayda) ile metalandırsın ve her ihsan sahibine Kendi ihsanını versin. Eğer yüz çevirirseniz gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım. (Hud Suresi, 3)

Burada bildirildiği gibi, Allah'tan bağışlanma dilemek, tevbe etmek salih müminlerin vasıflarındandır. Bu davranışlar müminin Allah karşısında ne kadar aciz ve zayıf olduğunun farkında olduğunun da bir ifadesidir. Çünkü iman edenler hataları ve eksiklikleri olduğunu ve dünya hayatı boyunca da hata yapabileceklerini bilmekte, bundan dolayı Allah'ın rahmetini dilemektedirler. Rabbimiz de ayette bildirildiği gibi onların bu güzel ahlaklarının karşılığını dünya hayatında vermekte, bu kişileri ölümlerine kadar güzel bir hayatla yaşatmaktadır. Bir ayette müminlerin dünya hayatı şöyle tarif edilir:

Allah'tan sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

Dünya hayatının tüm güzellikleri, ahiret yurdu ile mukayese edildiğinde değerini tamamen yitirmektedir. O halde bir hedef belirlenecekse, bunun sadece sonsuz ahiret hayatı olması gerekmektedir. Zaten bunu hedefleyen müminlere Allah, dünya hayatlarında da nimetlerini artırmaktadır.

Müminler dualarında, ahiretle birlikte dünya hayatının nimetlerini ve iyiliklerini de Allah'tan isterler. İman edenlerin bu duaları Bakara Suresi'nde şu şekilde bildirilir:

(Hacc) ibadetlerinizi bitirdiğinizde, artık (cahiliye döneminde) atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan da kuvvetli bir anma ile Allah'ı anın. İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada ver" der; onun ahirette nasibi yoktur.

Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru" der. İşte bunların kazandıklarına karşılık nasibleri vardır. Allah, hesabı pek seri görendir. (Bakara Suresi, 200-202)

Kuran'da Allah'a gönülden iman eden, ihlas sahibi kulların bu dünyaya mirasçı kılındıkları bildirilmektedir. Şüphesiz ki Allah'ın vaadi haktır ve gerçekleşecektir. Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır:

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)

 İman Edenler Cennetle Müjdelenirler

Allah'a gönülden teslim olmuş ihlaslı müminlerin daha cennete girmeden önce, bu dünyada Allah'ın nimetlerine ve güzelliklerine kavuştuklarından bahsetmiştik. Bu güzelliklerin en önemlilerinden birisi müminlerin "müjdelenmeleridir". Kuran'ın birçok ayetinde Allah'ın cenneti vaat etmesinden ve müminleri bununla müjdelemesinden bahsedilmektedir. Bu müjdeleme bir ayette şöyle ifade edilmiştir:

Rableri onlara Katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisinde sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler. (Tevbe Suresi, 21)

Bir başka ayette ise müminler için şöyle denmektedir:

Müjde dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. (Yunus Suresi, 64)

Allah'ın kendilerini çeşitli ayetlerle cennetle müjdelediğini, yapmakta oldukları salih amellerin Allah Katında geçerli olduğunu ve bekledikleri güzelliğin ise pek yakın umut eden müminlerin kalplerini büyük bir ferahlık kaplar.

Kuran'da müminlerin melekler vasıtasıyla da müjdelenecekleri bildirilmektedir. Allah'a samimi bir kalple iman edip, O'na hiçbir şeyi şirk koşmayan, Allah'ın Kuran'da bildirdiği emir ve tavsiyelerine titizlikle uyan ve Kuran ahlakını yaşamak için gayret eden salih kullar böyle bir müjdeyi umut edebilirler. Şüphesiz ki bu müjde, cenneti şiddetle arzulayan bir mümin için tarifsiz bir sevinçtir. Bu durum Kuran'da şöyle anlatılır:

Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz. Orda nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz herşey de sizindir.Çok bağışlayan,çok esirgeyen(Allah)tan bir ağırlanma olarak.(Fussilet Suresi,30-32)

Allah, resullere de müminleri müjdeleme görevi vermiştir. Allah Ahzap Suresi'nin 47. ayetinde elçisine, müminlere Kendisi'nden büyük bir fazl olduğunu müjdelemesini, Yasin Suresi 11. ayette de Kuran'a uyan ve gayb ile Rahman'a karşı içi titreyerek korkan kimseleri bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdelemesini emretmektedir. Zümer Suresi'nin 17. ayetinde ise tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a içten yönelenler için bir müjde olduğu haber verilmektedir.

Yunus Suresi'nin, 2. ayetinde ise Allah elçisine, "… İman edenlere Rableri Katında gerçek bir makam olduğunu müjde ver" diye vahyetmektedir. Cennetle müjdelenen müminlerin ayetlerde belirtilen ortak özelliklerine baktığımızda, bunların Allah'a karşı son derece samimi, acizliklerinin bilincinde, Kuran'a ve elçiye itaat eden, Allah'tan korkan ihlaslı kimseler olduklarını görmekteyiz.

Allah'ın Vaadi

Mümin olarak huzuruna gelecekler için Allah içlerinde ebedi olarak kalacakları cennetleri vaat etmiştir. Allah'ın vaadi ise şüphesiz ki gerçekleşmesi kuşku götürmeyen, en kesin sözdür. Böylece kesin bir bilgiyle inananlar, bu vaadin gerçekleşeceğinden asla kuşkuya kapılmaz ve mümin olarak canlarını teslim ettikleri takdirde günahlarının bağışlanarak cennete kabul edileceklerini umarlar. Bir ayette şöyle buyrulur:

Adn cennetleri (onlarındır) ki, Rahman (olan Allah, onu) Kendi kullarına gaybtan vaadetmiştir. Şüphesiz O'nun vaadi yerine gelecektir. (Meryem Suresi, 61)

Allah'ın kendilerine cenneti vaat etmiş olması, müminleri tarifsiz bir sevinç ve coşkuya sürükler. Onlar, Allah'ın salih kulları için cenneti istediğini ve onları buraya mirasçı kıldığını bilmektedirler. Allah'ın kullarına cenneti vaat etmesiyle ilgili bir başka ayet şöyledir:

Şimdi kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz, dolayısıyla ona kavuşan kişi, dünya hayatının metaı ile metalandırdığımız sonra kıyamet günü (azaba uğramak için) hazır bulundurulan kişi gibi midir? (Kasas Suresi, 61)

Bu ayetten de açıkça anlaşıldığı gibi, Allah'ın bir vaadde bulunması, buna kavuşmak için kesinlikle yeterlidir. Allah kimlere cenneti vaat etmişse, bunlar Allah'ın izniyle sonsuz nimetlere kavuşacaklardır. Müminler de cennete girdiklerinde bu durumu ifade edecek ve Allah'a şöyle şükredeceklerdir:

(Onlar da) Dediler ki: Bize olan vaadinde sadık kalan ve bizi bu yere mirasçı kılan Allah'a hamd olsun ki, cennetten dilediğimiz yerde konaklayabiliriz. (Salih) amellere bulunanların ecri ne güzeldir. (Zümer Suresi, 74)

Dünya hayatında çeşitli kereler müjdelenmiş olan ve Allah'ın kendilerine cenneti vaat ettiği müminler, yaşamlarının sonunda umut ettiklerine kavuşacaklardır. En sonunda o beklenen an gelir. Bir müminin hayatı boyunca tefekkür ettiği, kavuşabilmek için dua ettiği ve layık olabilmek için vargücüyle çalıştığı yer, "kalınacak yerlerin en hayırlısı" ve "Allah Katındaki asıl varılacak güzel yer" olan cennettir. Bu kusursuz mekan müminler için hazırlanmış ve onlara sunulmak üzere kapıları açılmıştır.

Müminlerin cennete girişleriyle ilgili bir ayette bu eşsiz manzara şöyle tarif edilir:

Onlar Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve soylarından salih davranışlarda bulunanlar da (Adn cennetlerine girer). Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:) "Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel." (Rad Suresi, 23-24)

Onlar cennette "esenlik dileği ve selamla" (Furkan Suresi, 75) karşılanacak ve "oraya esenlikle ve güvenlikle" gireceklerdir. (Hicr Suresi, 46) Yapılacak tek şey kalmıştır: Sadece müminler için hazırlanmış ve türlü nimetlerle donatılmış bu sonsuz yurdun güzelliklerini keşfetmek.

 

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/3/2008 - KURAN'A GÖRE KALP TEMİZLİĞİ

“Benim kalbim zaten temiz,Allah beni affeder…”Bu tür sözleri etrafta birçok kişiden sıkça duyarız.Gerçekte,insanların kendi ürettikleri bir bahaneden ibaret olan bu son derece çarpık mantık,vicdanın sesini susturmak için öne sürülür.Acaba gerçekten “temiz kalpli” olmak ne demektir?Kuran ahlakına göre,”kimseye zararı dokunmamak”,Allah’ın bizlere bildirdiği sorumlulukları gözetmeden yaşamak için geçerli bir gerekçe midir?

Kuran'da Bildirilen Kalp Temizliği
Şuara Suresinin 89. ayetinde,cennete girecek olanların”Ancak Allah’a selim(temiz) bir kalp ile gelenler…”olduğu bildirilir.Kuran’a göre kalbin temiz olması demek,Allah’a yönelmiş ve O’na itaat etmiş olmak demektir.Kuran’a göre kalbi temiz olan insan,Allah’a iman eden,Allah’ın emir ve yasaklarına harfiyen uyan,O’na teslim olmuş insandır.İslam ahlakına göre, bundan farklı bir “kalp temizliği” söz konusu değildir.

Kuran’da “kalp temizliği”nin ne anlama geldiği detaylı olarak anlatılmaktadır.Buna göre; kalbi temiz olan insan,sürekli Allah’ı anan ve kalbi Allah’ın zikriyle tatmin bulmuş kişidir.Öyle ki, Kuran’da müminler şöyle tarif edilir; “Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır.Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur.” Rad-28

Bir başka ayette ise müminlerden şöyle söz edilir; “Onlar ki ,Allah anıldığı…zaman,kalpleri ürperir…” Hac-35

Müminin önemli bir özelliği,Kuran ahlakından zevk alması, Allah’a itaat etmekten dolayı sevinç ve huzur duyması ve tüm bunları yaparken de,kalbinde içli bir sevgi ve coşku hissetmesidir.Kuran’da, bu kalp duyarlılığının” Allah’ın yol göstermesi “olduğu şöyle bildirilir;

“Allah,benzeşmeli,ikişerli bir kitap olarak sözün en güzelini indirdi.Rablerine karşı içleri titreyerek korkanların ondan derileri ürperir.Sonra onların derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine karşı yumuşar,yatışır.İşte bu, Allah’ın yol göstermesidir,onunla dilediğini hidayete erdirir.”Zümer-23

Dolayısıyla gerçek kalp temizliği,insanı Allah’tan uzaklaştıran tüm engellerin, kalpten arındırılmış olması anlamına gelir.Böyle bir insan, dünya hırsından, bencillikten, korkudan, güvensizlikten uzak olur.Allah’tan başka varlıklara bağlanmaktan, onlara karşı Allah’tan bağımsız bir sevgi duymaktan kurtulur.

Bu yanlış düşüncedeki insanlar,Allah’ın hoşnut olacağı bir yaşamı ve ahlakı değil,bulundukları toplumun hoşnut olacağı bir yaşamı ve ahlakı seçerler.Ve cahiliye kıstaslarıyla yaptıkları bu değerlendirme sonucunda,kendilerini kandırarak, cennete gireceklerini düşünürler.

Bu düşünceye göre kişi,hem Allah’a kulluk etmeden, koskoca bir ömrü istek ve tutkularına göre tüketecek,hem de ahirette Allah’ın samimi ve salih kulları için hazırladığı cennetinde, onların arasında,nimetler içinde yerini alacaktır.Böyle bir düşünceye sahip olması için, bir kişinin, Kuran’ı hiç bilmiyor olması gerekir.Çünkü Kuran ayetlerinde bildirilen gerçekleri kavrayan bir insan, sadece kendini kandırmış olacağını gayet iyi anlayabilir.

“Allah, takva sahiplerini(korkup,sakınanları), inanarak ve inançlarını uygulayarak zafere ulaşmaları dolayısıyla kurtarır.Onlara kötülük dokunmaz ve onlar hüzünlenmeyeceklerdir.” Zümer-61
Dünya bütün insanlar için bir imtihan yeridir.Allah:”O,davranış ve eylem bakımından hanginizin daha iyi ve güzel olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı…”(MÜLK-2)ayeti ile bütün insanlara bu gerçeği bildirmiştir.

Bu imtihanın gereği olarak insanlar bütün davranışlarından,fiili olarak yerine getirdikleri veya getirmeyip erteledikleri tüm ibadetlerden sorumludurlar.Böyle bir durumda kalp temizliği tek başına ölçü olamaz.Muhakkak ki kişinin kalbinin temiz olması,iyi niyetli,dürüst bir kişiliğe sahip olması Allah katında değerlidir.Ancak bu kalp temizliği ve samimiyetin en önemli göstergesi de kişinin Allah’ın emirlerini titizlikle yerine getirmesiyle kendini belli eder.Yoksa Kuran’da bildirilen ibadetleri yerine getirmeyen,Allah’tan korkup sakınmayan,ölçüsü Kuran veAllah rızası olmayan bir insan,ne kadar iyi niyetli olduğunu iddia ederse etsin,bu düşüncesinin ona ahirette bir faydası olmayacaktır.Sadece kalp temizliğinden sorgulanılmayacaktır.Allah bize Kuran’la sorgulanacağımızı bildirmiştir:

     “Ve şüphesiz o (Kuran),senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir.Siz ondan sorulacaksınız.”      ZUHRUF-44

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/2/2008 - YAPTIKLARI BOŞA GİDENLER

İlgilendikleri konular her ne kadar birbirinden farklı olsa da, hemen her insan, dünya hayatında kendince bir başarı elde etmeye çalışır. Tüm bu insanların ortak amacı "gösterdikleri çaba ve emeğin karşılığını alabilmek"tir. Kendilerine dünya hayatini amaç edinip ahireti gözardı eden kişiler, dünyadaki çabalarının karşılığını aldıklarını görmenin, o uğurda yaşadıkları tüm sıkıntılara değeceğine inanırlar.

Oysa bir işi ve bundan alınacak sonucu asıl değerli kılan, "Allah'ın o kişiden razı olması"dır. Allah'ın rızası hedeflenmeden yapılan bir işte harcanan çaba ya da elde edilen başarı, aynı dünya hayatı gibi geçicidir; dünyadaki her şey gibi bir gün yok olur. Bu nedenle Allah, inkar edenlerin dünya hayatındaki çabalarını ve yapıp ettiklerini bir "seraba" benzetmiştir. Bu kimseler ahirete gittiklerinde -Allah'ın dilemesi dışında- o ana kadar emek verip sevinç duydukları tüm çabalarının boşa çıktığını göreceklerdir:

İnkar edenler ise; onların amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah’ı bulur. (Allah da) Onun hesabini tam olarak verir. Allah, hesabı çok seri görendir. (Nur Suresi, 39)

Bir kimse Allah'in rızasını gözeterek hareket etmediği takdirde, dünyanın en önemli işini yapıyor olsa da, Allah  Katında bunun değeri olmayabilir. Allah'in rızasına uygun hareket etmediği sürece, bu kişinin çevresindeki herkes tarafından takdir edilmesi veya iyi işler yapan biri olarak tanınması, yaptıklarının boşa gitmesini engelleyemez. Allah  kendilerini iyi işler yapmakta sanan kimi insanların ahiretteki durumunu, Kuran'da söyle bildirmiştir:

Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel is yapmakta sanıyorlar. (Kehf Suresi, 104)

İnsanin, hırsla peşinden koştuğu şeylerin, ahiretteki nimetlerin yanında ne kadar değersiz olduğunu öldükten sonra anlaması, sonsuz bir pişmanlığa sebep olur. Hayati boyunca harcadığı tüm çabanın boşa gittiğini öğrenmesi, bu üzüntüsünü sonsuza dek sürecek bir hüsrana dönüştürecektir. Allah  bu kimselerin ahiretteki durumlarını söyle bildirmiştir:

İste bunların, ahirette kendileri için ateşten başkası yoktur. onların onda (dünyada) bütün isledikleri boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersiz olmuştur. (Hud Suresi, 16)

Kuskusuz bir ömür boyunca harcadığı çabanın boşa çıkmasını hiçbir insan istemez. Bunun çözümü, insanın geçici bir dünya için değil, gerçek olan sonsuz ahiret hayati için çaba harcamasıdır. Eğer kişi, her isinde Allah'in rızasını kazanmayı hedefler, tüm çabasını Rabbimiz'in beğendiği ahlaki yasayabilmek için harcarsa, yaptığı en küçük bir iyiliğin bile eksiksiz olarak karşılığını almayı umabilir. Allah  bir ayetinde Hz. Lokman’ın oğluna verdiği bir öğüdü söyle bildirmiştir:

"Ey oğlum, (yaptığın iş) gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yer(in derinliklerinde) de bulunsa bile, Allah onu getirir (açığa çıkarır). Şüphesiz Allah, latif olandır, (her şeyden) haberdardır." (Lokman Suresi, 16)

İman sahibi bir insan dünya hayatında tüm yaptıklarını, karşılığını yalnızca Allah'tan umarak ihlasla yerine getirir. Her davranışında, amacı yalnızca Allah’ın rızasını kazanabilmektir. Rabbimiz bu ihlaslı tavırlarına karşılık olarak, müminler için hem dünyada hem de ahirette yaptıklarının daha güzeli ve fazlası' olduğunu bildirmiştir:

De ki: "Ey iman eden kullarım, Rabbiniz'den sakinin. Bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik vardır. Allah’ın arzı geniştir. Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir." (Zümer Suresi, 10)

Bir başka ayette de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

Ama iman edenler ve salih amellerde bulunanlar, onlara ecirlerini eksiksiz ödeyecek ve onlara Kendi fazlından ekleyecektir de. Çekimser davrananlar ve büyüklenenler, onları acıklı bir azabla azablandıracaktır ve kendileri için Allah'tan başka bir (vekil) koruyucu dost ve yardımcı bulamayacaklardır. (Nisa Suresi, 173)

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/12/2007 - Düşünmenin İnsana Zarar Vereceği Yanılgısı

DÜŞÜNMENİN İNSANA ZARAR VERECEĞİ YANILGISI

Cahiliye toplumlarında "düşünmenin insana zarar verdiği" şeklinde batıl bir inanış hakimdir. Bu büyük yanılgı, aslında şeytanın, insanların Allah'ın ayetleri üzerinde düşünmelerini engellemek için kullandığı başka bir taktiktir. Şeytan insanlara verdiği bu telkin sayesinde düşünmenin onları zora sokacağı, yorulmalarına sebep olacağı gibi bir telkinde bulunarak, onları Kuran'dan uzak tutar. Hatta cahiliye toplumunda fazla düşünmenin insanı delirteceğine inanılır. Bu inanç, şeytanın diğer oyunları gibi bir aldatmacadır. Aksine insan düşünmediğinde, düşünmemesinden kaynaklanan akılsızlıklardan ötürü pek çok sıkıntı yaşar.

Aynı şekilde insanların çoğu ölüm, ahiret gibi konular üzerinde düşünmenin de sorumluluklarını hatırlatacağını bildiklerinden, bu konuları da düşünmemeyi kendilerince bir çözüm olarak görürler. Bu bakımdan düşünmemek insanların kendi kendilerini kandırmak ve gerçekleri görmezlikten gelmek için kullandıkları en yaygın yöntemlerden biridir. Ancak düşünmediklerinde sorumlulukların ortadan kalkacağı yönündeki inanç çok büyük bir yanılgı, büyük bir aldatmacadır. İnsan istese de istemese de, düşünse de düşünmese de, sorumluluklarında bir eksilme ya da farklılaşma olmayacaktır. Çünkü Allah herkesi iman etmekle ve Kuran ahlakını yaşamakla sorumlu kılmıştır. Her insan dünya hayatında denenmektedir ve er ya da geç görmezden geldiği gerçeklerle yüz yüze gelecektir.

Düşünmemenin getirdiği sonuçlardan bir diğeri ise bu kimselerin etraflarında gelişen olaylardan, ya da bizzat kendi tecrübelerinden ibret almamalarıdır. Allah'ın insanların düşünüp davranışlarını düzeltmeleri için yarattığı olaylar bu kimseler üzerinde hiçbir değişikliğe sebep olmaz. Dünyada her an meydana gelen tüm olayların tesadüf eseri geliştiğine kendilerini inandırarak, yaşadıkları ibret verici olayların hikmetlerini takdir edemezler. Allah inkarcıların bu özelliğinden şöyle bahsetmektedir:

Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar. (Tevbe Suresi, 126)

Oysa büyük felaketler, dünya hayatındaki şiddetli belalar ve sıkıntılar insanları düşünmeye sevk edecek çok önemli olaylardır. Fakat inkarcılar bu gibi olayları bir tartışma konusu haline getirir, olayların tesadüflerin bir eseri olduğunu dile getirmeye başlar ve bu şekilde düşünmekten kaçarlar. Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi "... Atalarımıza da (bazen) şiddetli sıkıntılar (bazen de) refah ve genişlikler dokunmuştu..." (Araf Suresi, 95) der, ve gaflet içindeki yaşamlarına devam ederler. Her belayı ve felaketi tesadüflerle, doğal nedenlerle açıklamaya çalışır, bunun bir hatırlatma olduğunu unutmaya, düşünmemeye çalışırlar. Başlarına gelen felaketleri anlamazlıktan gelerek, "tesadüflerin yanılgısı, büyük bir doğa olayı, zaten bekleniyordu, her toplumda böyle olaylar olur, büyük bir şanssızlık" diyerek, kendilerince bir açıklama getirirler. "Bu Allah'tan bizlere gelen bir uyarıydı" diyemez, böyle bir ihtimali dile getirmekten dahi çekinirler. İşte bu da şeytanın bir diğer taktiğidir.

Dünyada insanın başına gelen her türlü felaket, bela, sıkıntı ya da ahiretteki azabı hatırlatan herhangi bir olay Allah'ın insanlara lütuf olarak tanıdığı fırsatlardır. Allah dünya hayatındaki bu sıkıntıların şiddetini belirli bir derecede tutarak, insanların Kendisinden korkup sakınmalarını ve bu olaylardan ibret alarak, davranışlarını düzeltmelerini istemektedir. Bir ayette Allah dünyevi azapların hikmetini şöyle bildirmektedir:

Andolsun, Biz onlara belki (inkarcılıktan) dönerler diye o büyük (uhrevi) azabdan önce, yakın (dünyevi) azabtan da taddıracağız. Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra, yüz çevirenden daha zalim kimdir?... (Secde Suresi, 21-22)

Allah bu vesileyle insanlara ölümün yakınlığını, insanın her hareketinden sorumlu olduğunu, dolayısıyla emir ve yasaklarını uygulamaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Ancak inkarcılar, şiddetli kibirleri nedeniyle tüm hatırlatmaları bir eğlence konusu haline getirir ve inkarlarını daha da artırırlar. Nitekim kendilerine Allah'ın azabından korkmalarını, Allah'ın ayetlerine uymalarını hatırlatan elçilere "Eğer doğru söylüyorsanız, şu tehdit (ettiğiniz azab) ne zamanmış?" (Mülk Suresi, 25) şeklinde meydan okuyan cevaplar verirler. Ya da "Andolsun, bu tehdit, bize ve bizden önceki atalarımıza yapılmıştı; bu, geçmişlerin uydurma masallarından başka bir şey değildir." (Mü'minun Suresi, 83) gibi ifadeler kullanarak çirkin bir cesaret gösterirler. Oysa Allah Araf Suresi'nin 95. ayetinde bu çirkin davranışlarının karşılığında bu kişilerin "kendileri hiç şuurunda değilken, kıskıvrak yakalandıklarını" ve çok büyük bir azabı hak ettiklerini haber vermektedir. Al-i İmran Suresi'nde insanlar, o zorlu günde tüm insanların nasıl bir ruh halinde olacakları hakkında düşünmeye şöyle davet edilirler:

Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü (düşünün). Allah, sizi Kendisinden sakındırır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır. (Al-i İmran Suresi, 30)

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Bilimsel ve dini yazılar

Kategoriler

Arkadaşlarım

• imaniyazilar
• yaratilisdelilleri
• nezaketbolat1
• dolunayayazi
• tefekkurler
• ozguryelken
• iyisimi
• sshynee
• teksindoseme
• musabibniumeyr